Albert Camus’un, “Bir ülkeyi tanımak için, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın” sözü dikkat çekicidir. O, bir ülkedeki ölümlerin o ülkenin gelişmişlik seviyesini gösterdiğine işaret etmekte, bunun önemli bir medeniyet göstergesi olduğuna vurgu yapmaktadır.
Bir ülkede sürekli maden faciaları, tren ve trafik kazaları yaşanıyor, basit ihmaller sonucunda deprem, yangın ve sel felaketlerinde insanlar ölüyorsa bu durumu sadece kader ile açıklayamazsınız, açıklamamalısınız. Evet, her şey Allah’tandır. Ama Allah bizleri tercihlerimizle imtihan etmekte, tedbir alıp almadığımızı, doğru yerde durup durmadığımızı, gerekeni yani ideal olanı uygulayıp uygulamadığımızı görmek istemektedir. İnsanoğlu kendi ihanetinin sorumluluğunu yaratıcıya atmamalı, bir de bu şekilde haddini aşmamalıdır.
Bütün dünyada ister insanların ihmaliyle gerçekleşsin, ister insanların dahli olmadan gerçekleşsin bütün kaza ve afetlere karşı güvenliği sağlamak için kafa yorulmuş ve bunun neticesinde çok önemli kurallar hazırlanmıştır. Bu afetlerin kuralları, on binlerce insanın hayatını kaybetmesi gibi acı tecrübelerden hareketle yazılmıştır. İnsana düşen bu kurallara harfiyen uymaktı…
21 Ocak sabahı Bolu Kartalkaya’da bulunan 12 katlı otelde sabah saatlerinde yaşanan yangın ve neticesinde 78 canın yitirilmesi de, insanlık tecrübesinin yazılı olarak kayıt altına aldığı yönetmeliklere uyulmaması, gerekli kontrol ve denetimlerin ihmal edilerek gerçekleştirilmemesinden kaynaklanmıştır.
İtfaiyenin 16 Aralık 2024 tarihinde yaptığı denetimde; “tahliye çıkışları, ışıklı yönlendirme levhaları, acil aydınlatma sistemi, söndürme gereçleri talimatları, algılama sistemleri, yangın alarmı, paratoner ve duman kontrolü” konularında yetersizlikler tespit edilmesine rağmen işveren umursamamış, belediye ve itfaiye gerekli ihbarı yapmamış, Turizm bakanlığı da işletmenin çalıştırılmamasına yönelik girişimde bulunmamıştır.
Yaşanan trajedi ve acı hadiseler bizlere yitirdiğimiz önemli değerleri hatırlatmakta, insanlığı bu değerler doğrultusunda muhasebeye davet etmektedir.
İlk önce insana verilen, verilmesi gereken kıymet ve değerin yitirildiği görülmüştür. İslam medeniyeti insan merkezlidir. Bu medeniyette insan önemli ve saygıdeğer bir varlıktır. Bir tek kişiyi bile öldürmek bütün insanları öldürmek gibi görülmüştür. Göklerin ve yerin kendisi için yaratıldığı insanoğluna Rabbinin verdiği kıymet, insanlar tarafından yine insanlar için çok görülmektedir.
İnsan, eğer insana değer verseydi, ona zulmetmez, onu sömürmez, onun canına, malına ve namusuna zarar gelmemesi için hassas olur ve onun fikrine saygı duyardı.
Yine görüldü ki tedbirli olma ve sorumlu davranma bilinci yitirilmiştir. Can güvenliğinin, mal emniyetinin, nesil güvenliğinin, akıl sağlığının korunması ve bunlara dönük tedbirlerin sıkı biçimde alınması her müminin görevi olmalıyken, umursamaz ve sorumsuz yaklaşımlarla bu sınırlar ihlal edilmiştir. Savaşta bile namazı tedbir alarak kılmayı emreden, deveyi önce bağlamayı sonra tevekkülü şart koşan bir dinin mensubu olduğunu iddia edenlerin yaptıkları işlerde sorumsuzca davranmaları nasıl izah edilebilir.
Bir kişinin insan olarak bir emaneti, görev ve sorumluluğu üstlenmeye layık, yaraşır veya uygun olma durumunu anlatan liyakat bilinci de bu yaşananlarla zarar görmüş, liyakate, ehliyete önem verme bilincinin yitirildiğine şahit olunmuştur.
“Emanet ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyâmeti bekle!” buyuran peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s) bu sözleri sanki hiç duyulmamış, işini bilen, takip eden sorumlu yöneticiler yerine yakınlık ve tanışıklığa göre insanlar makam ve mevkilere getirilmiştir. İnşaatı yapan ehil değil, tesisatı çeken ehil değil, kontrol eden ehil değil, sorumlu müdürler ehil değil, amirler ehil değil… Bu kadar yetersizlikler içerisinde karşımıza çıkan bu acı tablolar maalesef hiç de şaşırtıcı olmamaktadır.
İnsanoğlunun kanaat sahibi olma ve helal kazanç elde etme bilincini yitirdiği de ortaya çıkmıştır.Kanâat, elde olana râzı olmaktı… Bizler hani elhamdülillah diyecektik… Hani helal kazanç ile yetinip gözümüzü haram bahçesine dikmeyecektik…
Aç gözlülük, doyumsuzluk ve para kazanma hırsı… Mala mülke, servete ve zenginliğe, dünyalık mevki ve makama düşkün olan, bunları elde edebilmek ve onlara kavuşmak için her çareye başvurmayı göze alan bir insanın hiçbir mânevî ve ahlâkî değer ölçüsü tanımayacağı ortadaydı…
Bunca acı yaşanırken kimsenin sorumluluğu üstlenmeye yanaşmaması, herkesin suçu karşısında gördüğü tarafa atmaya çalışması da utandıran görüntülerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Maalesef, özür, af dileme, sorumluluk kabul etme, hatayı telafi etme bilincinin de yitirilenler arasında olduğunu söyleyebiliriz.
Umarım bu acılar, yitirilen değerlerimiz üzerine gerçekçi bir muhasebe yaptırır ve kendimize çeki düzen vermemizi sağlar.